Research for Society

This page highlights selected recent research by FBA faculty, presented through clear and accessible summaries designed to be understood by a broad audience.

By focusing on the core ideas, motivations, and real-world relevance of each study, these summaries aim to make academic research more transparent and engaging beyond the academic community. The selected articles reflect the faculty’s ongoing commitment to producing rigorous research while communicating its value and implications in an up-to-date and approachable language.

The structure below presents the research areas and the titles of selected articles authored by our faculty members.

-FINANCE & ACCOUNTING-

BAŞAK TANYERİ GÜNSÜR

Academic Specialization: Finance
Research interests: Mergers and acquisitions, banking regulation, mutual funds.

Ambitious sons and understanding daughters: investor perceptions of gender and the valuation of family firms
E Arslan, B Tanyeri-Günsür – Gender in Management: An International Journal, 2026

When a family member in a family business dies, investors worry that the family will start fighting over who gets to be the new boss. However, we show that investors react negatively when there are sons in the family, not daughters. Investors expect sons to be “ambitious” and fight for power, while they assume daughters are “understanding” and will just try to keep the peace.  Results imply businesses with women leaders might be valued less by the stock market, and find it harder to find the money they need to help their companies grow.

Turkish:

Büyük bir aile şirketinde bir aile üyesi vefat ettiğinde, yatırımcılar yeni patronun kim olacağı konusunda mirasçıların kavgaya tutuşmasından endişe eder. Çatışma endişesi özellikle ailede erkek çocuklar olduğunda görülmektedir. Sonuçlar, piyasa tepkisinin oğulların “hırslı”, kızların ise “anlayışlı” olduğu varsayımlarından kaynaklandığına işaret etmektedir. Bulgular, kadın liderlerin, yatırımcılar tarafından göz ardı edilebileceklerini ve şirketlerini büyütmek için ihtiyaç duydukları parayı bulmakta zorlanabileceklerini yansıtmaktadır.

ÖZGÜR KIBRIS

Academic Specialization: Finance
Research interests: Decision Theory, Behavioral Economics, Political Economy, Bargaining Theory, Mechanism Design

Arbiter Assignment
with M. Oğuz Afacan and Nejat Anbarcı, Social Choice and Welfare, (2025), online-first.

In many real-world settings—such as resolving legal disputes or assigning referees to sports matches—an impartial third party must be appointed to oversee an interaction between two opposing sides. This paper studies a simple but important question: how should these arbiters be assigned when the two sides involved may have different preferences over who oversees them? We develop a general framework for assigning arbiters to multiple cases (or matches) at once, using the preferences of the parties in a transparent and systematic way. The key idea is to focus on fair compromise: we evaluate an assignment by how acceptable the chosen arbiter is to the less satisfied side. Building on this principle, the paper proposes new assignment mechanisms that ensure efficient outcomes and respect priorities across cases (or in sports, matches) The results show that centralized and carefully designed assignment rules can improve fairness, reduce controversy, and lead to better overall outcomes compared to current practices that either ignore preferences or handle cases one by one.

Turkish:

Gerçek hayatta birçok durumda — örneğin hukuki uyuşmazlıkların çözümünde ya da spor müsabakalarına hakem atanmasında — karşı karşıya gelen iki taraf arasındaki etkileşimi denetleyecek tarafsız bir üçüncü kişinin görevlendirilmesi gerekir. Bu çalışma basit ama önemli bir soruyu ele almaktadır: bu tür hakemler, sürece dâhil olan iki tarafın farklı tercihleri olabildiğinde nasıl atanmalıdır? Tarafların tercihlerini şeffaf ve sistematik bir biçimde kullanan, aynı anda birden fazla dosya (ya da karşılaşma) için hakem atamaya imkân veren genel bir çerçeve geliştiriyoruz. Temel fikir adil bir uzlaşmaya odaklanmaktır: bir atamayı, seçilen hakemin daha az memnun olan taraf açısından ne ölçüde kabul edilebilir olduğuna bakarak değerlendiriyoruz. Bu ilke üzerine inşa edilen çalışma, etkin sonuçlar sağlayan ve dosyalar (ya da spor bağlamında maçlar) arasındaki öncelikleri gözeten yeni atama mekanizmaları önermektedir. Bulgular, merkezi ve dikkatle tasarlanmış atama kurallarının, tercihleri tamamen göz ardı eden ya da dosyaları tek tek ele alan mevcut uygulamalara kıyasla, adaleti artırabileceğini, tartışmaları azaltabileceğini ve genel olarak daha iyi sonuçlara yol açabileceğini göstermektedir.

AHMET ŞENSOY

Academic Specialization: Finance
Research interests: Asset Pricing, Market Microstructure, Sustainability and Corporate Finance.

Broker network connectivity and the cross-section of expected returns.
Annals of Operations Research. Tiniç, M., Şensoy, A., Demir, M., & Nguyen, D. K. (2026)

This study explores how trading relationships among brokerage houses affect stock returns. Using detailed data from Borsa Istanbul, we show that stocks traded through less connected broker networks tend to offer higher future returns, while stocks traded through more connected networks tend to offer lower returns. The reason appears to be that stronger broker connections help information spread more quickly and efficiently across the market, reducing uncertainty and information gaps. In practical terms, when information flows better, investors require a smaller reward for holding that stock. The findings highlight that even in modern electronic markets, the structure of trading relationships still plays an important role in how risk is perceived and how prices are formed.  

Turkish:

Bu çalışma, aracı kurumlar arasındaki işlem ilişkilerinin hisse senedi getirilerini nasıl etkilediğini inceliyor. Borsa İstanbul’a ait ayrıntılı veriler kullanılarak, daha zayıf bağlantılara sahip aracı kurum ağlarında işlem gören hisselerin gelecekte daha yüksek getiri sunduğu; daha yoğun bağlantılara sahip ağlarda işlem gören hisselerin ise daha düşük getiri sağladığı gösteriliyor. Bunun temel nedeni, güçlü bağlantıların bilginin piyasada daha hızlı ve etkili yayılmasına yardımcı olması; böylece belirsizliğin ve bilgi eşitsizliğinin azalmasıdır. Daha basit bir ifadeyle, bilgi akışı iyileştikçe yatırımcıların o hisseyi elde tutmak için talep ettiği ek getiri azalır. Bulgular, modern elektronik piyasalarda bile işlem ilişkilerinin risk algısı ve fiyat oluşumu üzerinde önemli bir rol oynadığını ortaya koyuyor.  

AHMET ŞENSOY

Academic Specialization: Finance
Research interests: Asset Pricing, Market Microstructure, Sustainability and Corporate Finance.

Gaining ground or losing foothold: Game-theoretic lens to unveil strategic bargaining between oil exporters and importers.
International Review of Financial Analysis, 109, 104802. Banerjee, A. K., Mishra, N. K., Mishra, N., Klein, T., & Şensoy, A. (2026).

This study examines how the Russia–Ukraine war reshaped bargaining power in global oil markets. Using a game-theoretic approach, it analyzes the strategic interaction between major oil exporters such as Russia and OPEC and major importers such as the European Union, India, and China. The findings suggest that in the short run, countries that continue buying discounted Russian oil can benefit from lower prices, especially when European demand falls. In the longer run, however, producers with large reserves and stronger control over supply, particularly OPEC and Russia, are likely to remain influential. The study shows how geopolitical conflict, trade restrictions, and energy needs can shift market power across countries, and it offers insights into how governments and firms may respond to future energy shocks.  

Turkish:

Bu çalışma, Rusya–Ukrayna savaşının küresel petrol piyasasında pazarlık gücünü nasıl yeniden şekillendirdiğini inceliyor. Oyun teorisi yaklaşımıyla, Rusya ve OPEC gibi büyük petrol ihracatçıları ile Avrupa Birliği, Hindistan ve Çin gibi büyük ithalatçılar arasındaki stratejik etkileşim analiz ediliyor. Bulgular, kısa vadede indirimli Rus petrolünü almaya devam eden ülkelerin, özellikle Avrupa talebi düştüğünde, daha düşük fiyatlardan yararlanabildiğini gösteriyor. Ancak uzun vadede, büyük rezervlere sahip ve arz üzerinde daha güçlü etkiye sahip üreticilerin, özellikle OPEC ve Rusya’nın, belirleyici konumlarını koruması bekleniyor. Çalışma, jeopolitik çatışmaların, ticaret kısıtlarının ve enerji ihtiyacının ülkeler arasındaki piyasa gücünü nasıl değiştirebildiğini ortaya koyuyor ve gelecekteki enerji şoklarına karşı hükümetler ile şirketlerin nasıl tepki verebileceğine dair önemli çıkarımlar sunuyor. 

GÖZDE SUNGU ESEN

Academic Specialization: Finance
Research interests: Sustainability in finance, board gender diversity, cross-border banking, relationship banking, financial crisis, insider trading, and emerging markets

Gender Diversity in Leadership and Corporate Sustainability Performance: Empirical Evidence from the Triple Bottom Line Perspective

Can more inclusive leadership create better companies? This study shows that the answer is yes. Using data from 142 manufacturing firms listed on Borsa Istanbul over a 10-year period, we examined whether women’s presence in leadership roles is associated with stronger company performance.

The results indicate that firms with more women on their boards perform better not only financially, but also in environmental responsibility and social impact. In other words, gender-diverse leadership appears to support a more balanced and sustainable business model.

These findings challenge the outdated view that diversity is merely symbolic or driven by compliance. Instead, they suggest that opening leadership positions to women can improve decision-making quality, long-term competitiveness, and corporate responsibility. For businesses facing growing pressure to adapt to a changing world, inclusive leadership is not just the right thing to do—it is a strategic advantage.

Turkish:

Daha kapsayıcı liderlik daha güçlü şirketler yaratabilir mi? Bu çalışma, cevabın evet olduğunu göstermektedir. Çalışmada, Borsa İstanbul’da işlem gören 142 üretim şirketinin on yıllık verileri kullanılarak, kadınların yönetim kademelerinde yer almasının şirket performansıyla ilişkisi incelenmiştir.

Sonuçlar, yönetim kurulunda daha fazla kadın bulunan şirketlerin yalnızca finansal açıdan değil, çevresel sorumluluk ve sosyal etki bakımından da daha başarılı olduğunu ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle, cinsiyet çeşitliliği daha dengeli ve sürdürülebilir bir iş modelini desteklemektedir.

Bu bulgular, çeşitliliğin yalnızca sembolik ya da mevzuata uyum göstermek için yapılan bir uygulama olarak değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Aksine, sonuçlar, kadınların liderlik pozisyonlarında daha fazla yer almasının karar kalitesini, uzun vadeli rekabet gücünü ve kurumsal sorumluluğu destekleyebileceğini ortaya koymaktadır. Değişen dünyaya uyum sağlamak isteyen şirketler için, kadınların yönetim kademelerinde yer aldığı daha kapsayıcı liderlik anlayışı artık sadece doğru olan değil, aynı zamanda stratejik bir avantajdır.

ÖZGÜR KIBRIS

Academic Specialization: Finance
Research interests: Decision Theory, Behavioral Economics, Political Economy, Bargaining Theory, Mechanism Design

Incentivizing Group Investment: Surplus sharing agreements in theory and experiment
with Begum Guney and Arzu Kibris, Journal of Economic Behavior and Organization (2025), online-first.

Many important investments—such as forming business partnerships or launching joint projects—require people to pool resources, even though the final outcome may be uncertain and involve either gains or losses. This paper asks a simple but practical question: does the way profits and losses are shared affect how much people are willing to invest together in the first place? Using both economic theory and laboratory experiments, we show that it does. In particular, groups invest more when gains are shared in proportion to individual contributions (so effort is rewarded), while losses are shared according to a fixed rule (so individual downside risk is partially insured). This mixed arrangement consistently leads to higher total investment than contracts that treat gains and losses in the same way, either purely proportionally or purely by fixed shares. The results highlight how carefully designed sharing rules can improve cooperation and encourage greater collective investment in settings where outcomes are uncertain.

Turkish:

Birçok önemli yatırım — örneğin iş ortaklıklarının kurulması veya ortak projelerin hayata geçirilmesi — nihai sonucun belirsiz olabilmesi ve hem kazanç hem de kayıp içerebilmesi nedeniyle, bireylerin kaynaklarını bir araya getirmesini gerektirir. Bu çalışma basit ama pratik bir soruyu ele almaktadır: kâr ve zararların nasıl paylaşıldığı, insanların birlikte ne kadar yatırım yapmaya istekli olduklarını etkiler mi? Ekonomik teori ile laboratuvar deneylerini bir arada kullanarak bunun gerçekten de böyle olduğunu gösteriyoruz. Özellikle, kazançların bireysel katkılarla orantılı olarak paylaşıldığı (böylece çabanın ödüllendirildiği), kayıpların ise sabit bir kurala göre dağıtıldığı (böylece bireysel aşağı yönlü riskin kısmen sigortalandığı) durumlarda grupların daha fazla yatırım yaptığı görülmektedir. Bu karma düzenleme, kâr ve zararları aynı şekilde ele alan — ister tamamen orantılı ister tamamen sabit paylara dayalı olsun — sözleşmelere kıyasla tutarlı biçimde daha yüksek toplam yatırım düzeylerine yol açmaktadır. Bulgular, sonuçların belirsiz olduğu ortamlarda, dikkatle tasarlanmış paylaşım kurallarının işbirliğini güçlendirebileceğini ve daha yüksek düzeyde ortak yatırımı teşvik edebileceğini ortaya koymaktadır.

GÖZDE SUNGU ESEN

Academic Specialization: Finance
Research interests: Sustainability in finance, board gender diversity, cross-border banking, relationship banking, financial crisis, insider trading, and emerging markets

Investor Responses to Corporate Sustainability: Evidence from the Triple Bottom Line Perspective

Do financial markets value responsible companies? Our research suggests they do. This study investigates whether investors reward firms that combine financial performance with environmental and social responsibility. Using data from 136 Turkish manufacturing companies listed on Borsa Istanbul, we developed a comprehensive sustainability performance measure and examined how markets respond.

We find that companies with stronger sustainability performance tend to enjoy higher market valuations. Investors appear to recognize that firms creating value for society and the environment may also be better positioned for long-term success.

The message is clear: sustainability is no longer a peripheral issue or a branding exercise. It has become a factor that can influence investor confidence and corporate value. For business leaders, this means that responsible strategies may not only benefit society—they may also strengthen competitiveness and attract capital.

Turkish:

Finansal piyasalar sürdürülebilir ve topluma duyarlı şirketlere değer veriyor mu? Bu araştırma bunun böyle olduğunu göstermektedir. Çalışma, kârlılığı çevresel ve sosyal sorumlulukla birleştiren şirketlerin yatırımcılar tarafından ödüllendirilip ödüllendirilmediğini incelemektedir. Borsa İstanbul’da işlem gören 136 Türk üretim şirketinin verileri kullanılarak kapsamlı bir sürdürülebilirlik performansı ölçütü geliştirilmiş ve piyasaların bu ölçüte tepkisi analiz edilmiştir.

Elde edilen sonuçlar, sürdürülebilirlik performansı daha güçlü olan şirketlerin daha yüksek piyasa değerine sahip olduğunu göstermektedir. Yatırımcılar topluma ve çevreye değer üreten şirketlerin uzun vadede daha başarılı olabileceğini dikkate almaktadır.

Mesaj nettir: sürdürülebilirlik artık ikincil bir konu ya da yalnızca kurumsal imaj aracı değildir. Yatırımcı güvenini ve şirket değerini etkileyebilen stratejik bir unsura dönüşmüştür. İş dünyası liderleri için bu durum, sorumlu stratejilerin yalnızca topluma katkı sağlamakla kalmayıp rekabet gücünü artırabileceğini ve sermaye çekebileceğini göstermektedir.

BAŞAK TANYERİ GÜNSÜR

Academic Specialization: Finance
Research interests: Mergers and acquisitions, banking regulation, mutual funds.

Lean operations and firm resilience – contrasting effects of COVID-19 and economic recession
Nagihan Çömez-Dolgan, Başak Tanyeri-Günsür, Feng Mai, Xuying Zhao, Sarv Devaraj Omega, Volume 135, September 2025, 103308

We study how “lean” operations—minimizing inventory and equipment—affect a firm’s survival. Three take-aways:
Efficiency Protects: In stable times, lean practices significantly lower the risk of bankruptcy.
Recession Resilience: During traditional economic downturns (like the 2008 recession), being lean acts as a shield against falling demand.
Pandemic Vulnerability: Conversely, the COVID-19 pandemic revealed a “lean trap,” where minimal inventory became a liability during global supply chain shutdowns.
These findings enhance social welfare by helping businesses avoid failure, which protects employee livelihoods and community stability. Additionally, we inform policymakers to provide specialized support—recognizing that a pandemic requires different aid than a typical recession. Ultimately, these insights foster a more resilient economy by informing firms how to balance efficiency with the flexibility needed to survive unpredictable global shocks.

Turkish:

Bu çalışmada, yalınlaşma (“israfı yok etme”) stratejisinin farklı piyasa koşullarında şirketlerin sürekliliğini nasıl etkiledini incelemekteyiz.
Normal Dönemler (Verimlilik): Gereksiz stok ve ekipman kullanımını budayan yalın süreçler, şirketi iflas riskine karşı korur.
Ekonomik Daralmalar (Kriz Kalkanı): 2008 krizi gibi talep düşüşlerinde, elinde fazla stok tutmayan yalın şirketler daha çevik kalarak ayakta kalırlar.
Tedarik zinciri krizleri (Pandemi Etkisi): COVID-19 gibi arz/tedarik zinciri krizlerinde ise “sıfır stok” politikası ters teper. Hammaddeye ulaşamayan yalın şirketler, üretim durduğu için iflas riskiyle karşı karşıya kalır.
Bulgular verimlilik ve esneklik dengesinin dirençli bir ekonomi için önemini göstermektedir. Ayrıca araştırma, ekonomik ve tedarik zinciri krizlerinin şirketleri farklı etkilediğini ve krize göre özelleşmiş devlet desteğinin değerini ortaya çıkarmaktadır.

-MANAGEMENT & ORGANIZATION STUDIES-

DIRK MATTEN

Academic Specialization: Strategic Management, Corporate Social Responsibility, Business Ethics, Private Global Governance, and Organizational Theory
Research interests: Political role of corporations, international comparative analysis of social responsibility strategies, the application of institutional theory to my empirical context, and the application of political theory to strategic and organizational issues in business.

Fascism as a Management Philosophy.
Matten, D. (2026). Philosophy of Management, Volume 25, forthcoming.

Debates about the role of business in society — from shareholder vs. stakeholder primacy — are decades old. But as authoritarianism rises within liberal democracies, corporate values are no longer confined to boardrooms; they’ve become political battlegrounds.

Within academia, there has been a debate about how corporations have responded to these changes, with many scholars viewing them either as facilitators (providing electronic tools to facilitate the spread of authoritarianism), or as “victims”, with their DEI and sustainability policies being overturned by executive order.

This paper argues that this broader authoritarian shift has changed the management style of business leaders to adopt a new approach which embraces “fascism” as a management philosophy.

Authoritarian beliefs are most concentrated within the tech industry. Matten’s philosophical, historical, and political analysis finds that contemporary tech “management fascists” tend to adhere to a management philosophy which disempowers and negatives the voices of their workers, promotes a future driven and controlled by technology (and not human reason), encourages a and looks towards a hierarchical, undemocratic “techo-feudal” future

Matten argues that elements of authoritarian ideology are shaping management styles — in the increasingly powerful (and prominent) tech industry. The result?

  • Disempowered employees
  • Technology elevated above human reason
  • Hierarchical, undemocratic “techno-feudal” visions of the future

“It ultimately leads to the question that a management philosophy solely focused on shareholder value, or more generally, profit maximization, in many ways has paved the ground for such un-dignified treatment of stakeholders. It is therefore to no surprise that this vacuum then is filled by fascist thought.”

“ It is important, first, to recognize that the manifestation of fascist thinking in management is well in the tradition of fascist thinking in the political realm.”

“The central argument of this paper is that the manifestation of fascism in management is predicated on grounding the individual motivation on desire and emotion – crucially, not on rationality” As authoritarianism rises within liberal democracies, corporate values are no longer internal matters — they’re political flashpoints. Some leaders aren’t just reacting to authoritarian shifts. They’re internalizing them.


Turkish:

İşletmelerin toplumdaki rolü hakkındaki tartışmalar -hissedar önceliği mi yoksa paydaş önceliği mi- on yıllardır sürüyor. Ancak liberal demokrasilerde otoriterliğin yükselişiyle birlikte, kurumsal değerler artık yönetim kurullarıyla sınırlı kalmıyor; siyasi mücadele alanları haline geliyor.

Akademik çevrelerde, şirketlerin bu değişikliklere nasıl yanıt verdiği konusunda bir tartışma yaşanıyor; birçok akademisyen onları ya kolaylaştırıcı (otoriterliğin yayılmasını kolaylaştırmak için elektronik araçlar sağlayan) ya da “kurban” (DEI ve sürdürülebilirlik politikaları başkanlık kararnamesiyle geçersiz kılınan) olarak görüyor.

Bu makale, bu daha geniş kapsamlı otoriter değişimin, iş dünyası liderlerinin yönetim tarzını değiştirerek “faşizmi” bir yönetim felsefesi olarak benimseyen yeni bir yaklaşıma yol açtığını savunmaktadır.

Otoriter inançlar en çok teknoloji sektöründe yoğunlaşmıştır. Matten’in felsefi, tarihsel ve politik analizi, çağdaş teknoloji “yönetim faşistlerinin” çalışanlarının seslerini güçsüzleştiren ve olumsuzlaştıran, teknoloji tarafından yönlendirilen ve kontrol edilen (insan aklı tarafından değil) bir geleceği teşvik eden, hiyerarşik, antidemokratik bir “tekno-feodal” geleceğe yönelen bir yönetim felsefesine bağlı kalma eğiliminde olduklarını ortaya koymaktadır.

Matten, otoriter ideolojinin unsurlarının, giderek güçlenen (ve öne çıkan) teknoloji sektöründeki yönetim tarzlarını şekillendirdiğini savunuyor. Sonuç?

  • Güçsüzleştirilmiş çalışanlar
  • Teknoloji insan aklının üstüne çıktı
  • Hiyerarşik, antidemokratik “tekno-feodal” gelecek vizyonları

“Sonuç olarak, yalnızca hissedar değerine veya daha genel olarak kar maksimizasyonuna odaklanan bir yönetim felsefesinin, paydaşlara yönelik bu onur kırıcı muameleye birçok yönden zemin hazırladığı sorusu ortaya çıkıyor. Bu nedenle, bu boşluğun faşist düşünceyle doldurulması şaşırtıcı değil.”

“Öncelikle, faşist düşüncenin yönetimde tezahür etmesinin, siyasi alandaki faşist düşünce geleneğiyle yakından ilişkili olduğunu kabul etmek önemlidir.”

“Bu makalenin temel argümanı, faşizmin yönetimdeki tezahürünün, bireysel motivasyonu arzu ve duyguya – özellikle de  rasyonelliğe değil – dayandırmaya dayalı olduğudur  .” Liberal demokrasilerde otoriterlik yükseldikçe, kurumsal değerler artık içsel meseleler olmaktan çıkıp siyasi gerilim noktaları haline geliyor. Bazı liderler sadece otoriter değişimlere tepki vermiyor, onları içselleştiriyorlar.

LALE TOMRUK GÜMÜŞLÜOĞLU

Academic Specialization: Organizational Behavior
Research interests: Leadership, individual and team-level innovation & creativity, knowledge workers, commitment, justice

Fitting in or Feeling the Tension: Matching Personality Traits with Innovation Attributes of Corporate Coworking Spaces
with Paul Hu and Muammer Ozer

As the sharing economy grows, many companies are creating internal corporate coworking spaces (CCWS) to encourage collaboration and innovation among employees. Previous studies have mostly focused on employees who already use these spaces. However, because companies often hire new people and employees may leave, it is also important to understand whether potential users are willing to adopt these spaces. Based on Person–Environment fit theory, this study combines the Diffusion of Innovation framework and the Big Five personality traits to examine how both the features of CCWS and employees’ personalities affect their intention to use these spaces. In our two-wave study, we found that three factors increased people’s willingness to adopt CCWS: relative advantage, compatibility, and observability. In other words, employees were more likely to use these spaces when they saw clear benefits, felt that the spaces matched their needs and work style, and could observe others using them. We also found that personality matters. The positive effect of relative advantage was stronger for people with higher neuroticism, but weaker for more conscientious individuals. The positive effect of compatibility was stronger for introverted and conscientious people. The positive effect of observability was weaker for neurotic individuals. These insights can guide decision-makers in designing coworking spaces that emphasize their relative advantages, alignment with employee values, and social visibility, thereby better addressing the diverse needs of their workforce.

Turkish:

Paylaşım ekonomisi büyüdükçe, birçok şirket çalışanlar arasında iş birliğini ve yenilikçiliği artırmak için şirket içi ortak çalışma alanları (coworking spaces) kurmaya başlamıştır. Önceki araştırmalar daha çok bu alanları zaten kullanan çalışanlara odaklanmıştır. Ancak şirketlerde sık sık yeni işe alımlar yapıldığı ve çalışan değişimi yaşandığı için, bu alanları henüz kullanmayan ama kullanma ihtimali olan kişilerin de düşüncelerini anlamak önemlidir.Bu çalışma, şirket içi ortak çalışma alanlarının özelliklerinin ve çalışanların kişilik yapılarının, bu alanları kullanma isteğini nasıl etkilediğini incelemektedir. Araştırma sonuçlarına göre üç unsur, çalışanların bu alanları kullanma isteğini artırmaktadır: sağladığı faydalar, kişinin çalışma tarzına ve ihtiyaçlarına uygun olması ve diğer insanların bu alanları kullandığının görülebilmesi. Yani çalışanlar, bu alanların kendilerine gerçekten yarar sağlayacağını düşündüklerinde, kendilerine uygun bulduklarında ve başkalarının da kullandığını gördüklerinde bu alanları kullanmaya daha istekli olmaktadır. Ayrıca kişiliğin de önemli olduğu görülmüştür. Örneğin, daha kaygılı ve hassas kişiler, bu alanların kendilerine sağlayacağı faydaları daha önemli görmektedir. Buna karşılık, daha planlı ve disiplinli kişiler için bu faydaların etkisi daha zayıf kalmıştır. İçe dönük  kişiler ile disiplinli kişiler için ise bu alanların kendi çalışma tarzlarına uygun olması daha önemli olmuştur. Bu sonuçlar, yöneticilere şirket içi ortak çalışma alanlarını daha etkili tasarlamak için yol gösterebilir. Özellikle bu alanların çalışanlara ne gibi faydalar sunduğunun açıkça gösterilmesi, çalışanların değerleri ve çalışma tarzlarıyla uyumlu hale getirilmesi ve daha görünür kılınması, farklı çalışan gruplarının ihtiyaçlarına daha iyi cevap verilmesini sağlayacaktır.

RASİM SERDAR KURDOĞLU

Academic Specialization: Organizational Behavior, Business Ethics, Strategic Management
Research interests: Moral and strategic reasoning, heuristic decision-making, rationality and irrationality, argumentation, entrepreneurial cognition and innovation

Font of innovation or algorithmic deforestation? The ecosystem impacts of artificial intelligence in entrepreneurship.
Hunt, R.A. & Kurdoglu, R.S. (2025) Journal of Business Venturing Insights, 24, e00575.

Artificial intelligence tools like ChatGPT are transforming how entrepreneurs start and grow businesses: helping them generate ideas, write business plans, and make decisions faster than ever. But our research reveals a hidden paradox. While AI makes individual entrepreneurs more productive, it may quietly harm the broader startup ecosystem. The reason lies in how AI works: it is designed to minimize surprises and produce safe, predictable outputs based on past patterns. When thousands of entrepreneurs use the same AI tools trained on the same data, they tend to converge on similar ideas, strategies, and business models. We call this risk “algorithmic deforestation” : just as cutting down rainforests and replacing them with identical crop rows destroys biodiversity, heavy reliance on AI can replace the messy, diverse startup landscape with a monoculture of look-alike ventures. Innovation historically comes from oddball ideas, unexpected experiments, and eccentric founders, exactly the kind of “noise” that AI is built to filter out. Our paper argues that the solution is not to reject AI, but to design it and use it in ways that protect diversity and keep room for the wild, unpredictable human creativity that drives true breakthroughs.

Turkish:

ChatGPT gibi yapay zekâ araçları, girişimcilerin iş kurma ve büyütme biçimini köklü şekilde değiştiriyor: fikir üretmekten iş planı yazmaya, karar alma süreçlerini hızlandırmaya kadar pek çok alanda destek sağlıyor. Ancak araştırmamız gizli bir paradoksu ortaya koyuyor. Yapay zekâ bireysel girişimcileri daha üretken kılarken, girişimcilik ekosisteminin bütününe sessizce zarar verebilir. Bunun nedeni yapay zekânın çalışma mantığında yatıyor: bu sistemler sürprizleri en aza indirmek ve geçmiş verilere dayalı güvenli, öngörülebilir çıktılar üretmek üzere tasarlanmıştır. Binlerce girişimci aynı verilerle eğitilmiş aynı yapay zekâ araçlarını kullandığında, benzer fikirlere, stratejilere ve iş modellerine yöneliyor. Bu riske “algoritmik ormansızlaşma” adını verdik: tıpkı yağmur ormanlarının kesilerek tek tip tarla bitkileriyle değiştirilmesinin biyoçeşitliliği yok etmesi gibi, yapay zekâya aşırı bağımlılık da çeşitlilik dolu girişimcilik ortamını birbirine benzeyen girişimlerden oluşan tekdüze bir yapıya dönüştürebilir. İnovasyon tarihsel olarak sıra dışı fikirlerden, beklenmedik denemelerden ve alışılmadık kuruculardan doğmuştur, yani tam da yapay zekânın “gürültü” olarak filtrelemeye programlandığı unsurlardan. Çalışmamız, çözümün yapay zekâyı reddetmek değil, onu çeşitliliği koruyan ve gerçek atılımları mümkün kılan yaratıcı insan düşüncesine alan bırakan biçimde tasarlamak ve kullanmak olduğunu savunuyor.

DIRK MATTEN

Academic Specialization: Strategic Management, Corporate Social Responsibility, Business Ethics, Private Global Governance, and Organizational Theory
Research interests: Political role of corporations, international comparative analysis of social responsibility strategies, the application of institutional theory to my empirical context, and the application of political theory to strategic and organizational issues in business.

Multinational Corporations Politics
Geppert, M., Pastuh, D., Matten, D. (2026) in: D.D. Bergh et al. (eds.), Oxford Research Encyclopedia, Oxford (Oxford University Press), forthcoming

Multinational corporations (MNCs) count among the most pivotal actors in the global economic system. They are, first, economic actors that provide goods, services and command supply chains globally. This has put MNCs in a rather powerful position in the global economy. Upon closer look then, we can also understand them as political entities who themselves function as complex institutions composed of diverse groups with their own political interests and thus constitute political arenas in their own right. The article, therefore, syntheses scholarship on Multinational corporate politics at different levels:

At the micro level, corporate politics is reviewed in relation to studies on Micropolitics, Subsidiary Initiatives, and Critical Discursive Theory. MNCs are seen here as internally contested spaces, where individuals and subunits engage in political maneuvering, issue-selling, and influence tactics. Power is not just top-down exercised by the headquarters, but at the same time negotiated bottom-up. Subsidiaries pursue local agendas, challenge mandates, or form alliances to shift intra-firm power dynamics.

At the macro level, political engagement is reviewed in relation to Corporate Political Activity (CPA), Political Corporate Social Responsibility (PCSR), Political Economy (PE), and Corporate Governance (CG) approaches. CPA research focuses on how firms use lobbying, campaign finance, or public advocacy to shape regulation and secure market advantage. PCSR examines MNCs as norm entrepreneurs assuming quasi-governmental roles, particularly in governance gaps. PE perspectives foreground structural asymmetries in global capitalism, analyzing MNCs’ political role, e.g., with regard to global inequalities and their policy influence. In CG research, ownership structures, board diversity, and institutional environments are analyzed in relation to the political behavior and accountability of firms.

In between these two major perspectives, there is an interesting middle level in MNCs: a meso-level analysis of multinational corporate politics shows how micro- and macro processes intertwine. The meso-level perspective integrates micro- and macro-processes by jointly examining how phenomena inside and outside MNCs intersect. Against the backdrop of global developments such as the erosion of traditional state sovereignty, there is also a growing ‘metapolitical’ impact of MNCs on systemic institutional structures, which is not fully theorized so far. Conceptual ideas, based on, for instance, Field Theory, theories of Transnational Social Space, and Circuits of Power are considered here as they have the potential to lead to more integrative theorizations of the various political dynamics within and around MNCs. They provide the ingredients for a refined framework to study why and how established transnational governance and organizational arrangements are stabilized and/or destabilized.

Taken together, the multi-level synopsis of corporate politics developed by the authors offers a comprehensive overview for understanding the politicization of multinational corporations and elaborates avenues for future research.


Turkish:

Çokuluslu şirketler (ÇKK’lar), küresel ekonomik sistemin en önemli aktörleri arasında yer almaktadır. Öncelikle, küresel ölçekte mal ve hizmet sağlayan ve tedarik zincirlerini kontrol eden ekonomik aktörlerdir. Bu durum, ÇKK’ları küresel ekonomide oldukça güçlü bir konuma getirmiştir. Daha yakından bakıldığında, onları kendi siyasi çıkarlarına sahip çeşitli gruplardan oluşan karmaşık kurumlar olarak işlev gören ve dolayısıyla kendi başlarına siyasi arenalar oluşturan siyasi varlıklar olarak da anlayabiliriz. Bu nedenle, makale, farklı düzeylerde çokuluslu şirket siyaseti üzerine yapılan çalışmaları sentezlemektedir:

Mikro düzeyde , kurumsal siyaset, Mikropolitika, Bağlı Kuruluş Girişimleri ve Eleştirel Söylemsel Teori üzerine yapılan çalışmalarla bağlantılı olarak incelenmektedir. Çokuluslu şirketler burada, bireylerin ve alt birimlerin siyasi manevralar yaptığı, sorunları pazarladığı ve etki taktikleri uyguladığı, içsel olarak çekişmeli alanlar olarak görülmektedir. Güç, yalnızca genel merkez tarafından yukarıdan aşağıya doğru uygulanan bir güç değil, aynı zamanda aşağıdan yukarıya doğru da müzakere edilen bir güçtür. Bağlı kuruluşlar yerel gündemleri takip eder, yetkileri sorgular veya şirket içi güç dinamiklerini değiştirmek için ittifaklar kurar.

Makro düzeyde , siyasi katılım, Kurumsal Siyasi Faaliyet (KPA), Siyasi Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS), Siyasi Ekonomi (PE) ve Kurumsal Yönetim (KG) yaklaşımlarıyla ilişkili olarak incelenmektedir. KPA araştırması, firmaların lobicilik, kampanya finansmanı veya kamuoyu savunuculuğunu düzenlemeleri şekillendirmek ve pazar avantajı sağlamak için nasıl kullandıklarına odaklanmaktadır. KSS, özellikle yönetim boşluklarında, çokuluslu şirketleri yarı hükümetsel roller üstlenen norm girişimcileri olarak inceler. PE perspektifleri, küresel kapitalizmdeki yapısal asimetrileri ön plana çıkararak, çokuluslu şirketlerin siyasi rolünü, örneğin küresel eşitsizlikler ve politika etkileri açısından analiz eder. KG araştırmasında, sahiplik yapıları, yönetim kurulu çeşitliliği ve kurumsal ortamlar, firmaların siyasi davranışları ve hesap verebilirliğiyle ilişkili olarak analiz edilir.

Bu iki ana bakış açısı arasında, çokuluslu şirketlerde ilginç bir orta seviye bulunmaktadır: çokuluslu şirket politikalarının mezoseviye analizi, mikro ve makro süreçlerin nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir . Mezoseviye bakış açısı, çokuluslu şirketlerin içindeki ve dışındaki olguların nasıl kesiştiğini birlikte inceleyerek mikro ve makro süreçleri bütünleştirir. Geleneksel devlet egemenliğinin aşınması gibi küresel gelişmelerin arka planında, çokuluslu şirketlerin sistemik kurumsal yapılar üzerindeki artan ‘metapolitik’ etkisi de vardır ve bu etki henüz tam olarak kuramsallaştırılmamıştır. Örneğin Alan Teorisi, Ulusötesi Sosyal Mekân teorileri ve Güç Devreleri gibi kavramsal fikirler, çokuluslu şirketlerin içindeki ve çevresindeki çeşitli siyasi dinamiklerin daha bütünleyici kuramsallaştırılmasına yol açma potansiyeline sahip oldukları için burada ele alınmaktadır. Bunlar, yerleşik ulusötesi yönetişim ve örgütsel düzenlemelerin neden ve nasıl istikrara kavuştuğunu ve/veya istikrarsızlaştığını incelemek için rafine bir çerçeve için gerekli bileşenleri sağlar.

Yazarların geliştirdiği çok düzeyli kurumsal siyaset özeti, çokuluslu şirketlerin siyasallaşmasını anlamak için kapsamlı bir genel bakış sunmakta ve gelecekteki araştırmalar için yollar açmaktadır.

-OPERATIONS MANAGEMENT-

-MARKETING-

SAURABH SHINDE

Academic Specialization: Marketing
Research interests: Brand Narrativity, Practice Theory, Consumer Responsibilization, Consumer Culture Theory (CCT), Netnography

A Commentable Job: Paratexts in News Co-creation

This paper looks at how news is created and shaped on social media platforms like YouTube. It shows that audiences are no longer just passive viewers but actively take part by commenting, questioning, and reacting to news content. These interactions influence how journalists present and explain information, while journalists still try to maintain their authority by guiding and responding to these discussions. In simple terms, the paper explains that news today is co-created through an ongoing back-and-forth between creators and audiences, rather than being produced by journalists alone.

Turkish:

Bu makale, YouTube gibi sosyal medya platformlarında haberlerin nasıl oluşturulduğunu ve şekillendirildiğini inceliyor. İzleyicilerin artık sadece pasif izleyiciler olmadığını, yorum yaparak, soru sorarak ve haber içeriğine tepki göstererek aktif olarak katıldıklarını gösteriyor. Bu etkileşimler, gazetecilerin bilgiyi sunma ve açıklama biçimini etkilerken, gazeteciler de bu tartışmaları yönlendirerek ve bunlara yanıt vererek otoritelerini korumaya çalışıyorlar. Basitçe ifade etmek gerekirse, makale, günümüz haberlerinin sadece gazeteciler tarafından üretilmek yerine, yaratıcılar ve izleyiciler arasında devam eden karşılıklı etkileşim yoluyla birlikte oluşturulduğunu açıklıyor.

GÜLİZ GER

Academic Specialization: Marketing
Research interests: Sociocultural dimensions of consumption and markets, particularly in transitional societies/groups, and the related issues of globalization, modernity, and social change.

Consumer Legitimization of Government Data Seizure in Turkey.

The study breaks new ground by treating the government as what it actually is — a powerful actor in the marketplace — rather than focusing solely on the company-consumer relationship that dominates data privacy research. It also shows that privacy decisions are not purely personal calculations. They are shaped by ideology, nationalism, and political identity.

Why do people accept government surveillance of their social media? One user said:

“If my data is going to be used anyway, I’d rather it be used by my own government. Why would a Turkish citizen hide their own information from their own government?”

This study analyzes thousands of such comments and identifies three ways people come to justify government access to their data: a fatalistic belief that surveillance is simply inevitable; a nationalist conviction that giving data to one’s own government is patriotic; and a politically-driven perception of risk, where whether surveillance feels dangerous depends almost entirely on which side of the political divide you stand on.

The findings speak well beyond Turkey. The same logic — my government versus a foreign one; if you have nothing to hide, you have nothing to fear — surfaces in debates about TikTok bans, pandemic tracking apps, and national data sovereignty worldwide. As governments everywhere deepen their entanglement with digital platforms, this research offers an essential framework for understanding when — and why — citizens stop questioning surveillance and start defending it.

Turkish:

Bu çalışma, veri gizliliği araştırmalarında genellikle baskın olan şirket–tüketici ilişkisine odaklanmak yerine, devleti gerçekte olduğu gibi — pazarda güçlü bir aktör olarak — ele alarak yeni bir yaklaşım ortaya koyar ve gizlilikle ilgili kararların yalnızca bireysel hesaplamalar olmadığını; ideoloji, milliyetçilik ve politik kimlik tarafından şekillendiğini gösterir. İnsanların devletin sosyal medya üzerindeki gözetimini neden kabul ettiğini sorgulayan çalışmada bir kullanıcı şöyle der: “Verilerim zaten kullanılacaksa, kendi devletim kullansın. Bir Türk vatandaşı neden kendi bilgilerini kendi devletinden saklasın?” Araştırma, bu tür binlerce yorumu analiz ederek insanların devletin verilerine erişimini üç şekilde meşrulaştırdığını ortaya koyar: gözetimin kaçınılmaz olduğuna dair kaderci bir inanç; veriyi kendi devletine vermenin vatanseverlik olduğu yönünde milliyetçi bir kanaat; ve gözetimin tehlikeli olup olmadığının büyük ölçüde kişinin politik konumuna bağlı olduğu, politik olarak şekillenen bir risk algısı. Bulgular yalnızca Türkiye ile sınırlı değildir; “benim devletim–yabancı devlet”, “saklayacak bir şeyin yoksa korkacak bir şeyin de yoktur” gibi düşünce kalıpları TikTok yasakları, pandemi izleme uygulamaları ve ulusal veri egemenliği tartışmalarında da dünya genelinde ortaya çıkmaktadır. Devletlerin dijital platformlarla giderek daha fazla iç içe geçtiği bir dönemde bu çalışma, vatandaşların gözetimi ne zaman ve neden sorgulamayı bırakıp savunmaya başladıklarını anlamak için önemli bir çerçeve sunar.

AHMET EKİCİ

Academic Specialization: Marketing
Research interests: Public Policy and Marketing: food safety, institutional trust, vulnerable groups, and poverty. Macromarketing: quality of life, consumer well-being, developing markets, poverty, and ethics. Relationship Marketing: role of trust in both consumer and organizational settings.

Evaluating the effectiveness of household food waste interventions through scenario-based fuzzy cognitive map methodology: A new tool and guide to food policy-research
Ahmet Ekici, Tugce Ozgen Genç, Şule Önsel Ekici. Food Policy (2025)

Reducing household food waste is a global challenge, but knowing which solutions work is difficult. Our research utilizes a new computer-modeling tool called Fuzzy Cognitive Mapping to test various waste-reduction strategies. We examined ten real-world scenarios ranging from “intelligent fridges” to zero-packaging grocery stores. Findings reveal that simple awareness campaigns are often insufficient on their own. Instead, hands-on cooking programs and retail formats where customers bring their own containers show the most significant promise. Surprisingly, online grocery shopping can sometimes lead to increased waste because consumers feel less “connected” to the food they buy. We also identified critical “rebound effects”—unintended consequences where a positive step in one area creates a new problem elsewhere. For business leaders and policy makers, this research provides a strategic roadmap: focus on interactive technology and community engagement rather than just brochures. By understanding these systemic kitchen habits, we can design smarter policies that help families save money and protect the planet for a sustainable future.

Turkish:

Evsel gıda israfını azaltmak küresel bir zorunluluktur, ancak hangi çözümlerin gerçekten işe yaradığını bilmek çoğu zaman zordur. Araştırmamız, çeşitli israf azaltma stratejilerini test etmek için “Bulanık Bilişsel Haritalama” adı verilen yeni bir bilgisayar modelleme aracı sunmaktadır. Bu çalışmamızda, akıllı buzdolaplarından sıfır atıklı marketlere kadar on farklı gerçek dünya senaryosunu kapsamlı şekilde inceledik. Bulgularımız, basit bilgilendirme kampanyalarının tek başına genellikle yetersiz olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bunun yerine, tüketicilerin kendi kaplarını getirdiği marketler ve uygulamalı yemek pişirme programları israfı önlemede en büyük potansiyeli göstermektedir. Şaşırtıcı bir şekilde, çevrimiçi market alışverişi, satın alınan gıdayla kurulan bağın zayıflaması nedeniyle israfın artmasına bile neden olabilmektedir. Ayrıca, bir alandaki iyileşmenin başka bir yerde gizli sorunlara yol açtığı “geri tepme etkilerini” de bilimsel olarak belirledik. İş dünyası ve politika yapıcılar için bu çalışma stratejik bir yol haritası sunmaktadır: sadece broşürlere güvenmek yerine, etkileşimli teknolojiye ve toplumsal katılıma öncelik verilmelidir. Mutfak alışkanlıklarımızı etkileyen bu karmaşık faktörleri anlayarak, aile bütçesini koruyan ve çevreyi savunan daha akıllı, etkili ve sürdürülebilir politikalar tasarlayabiliriz.

AHMET EKİCİ

Academic Specialization: Marketing
Research interests: Public Policy and Marketing: food safety, institutional trust, vulnerable groups, and poverty. Macromarketing: quality of life, consumer well-being, developing markets, poverty, and ethics. Relationship Marketing: role of trust in both consumer and organizational settings.

I Crossed My Own Line, But Here is What I do”: The Moral Transgressions of Sustainable Fashion Consumers and Their Use of Alternating Moral Practices as a Cognitive‑Dissonance‑Reducing Strategy
Hafize Celik & Ahmet Ekici Journal of Business Ethics (2025) 196:917–936

Ever feel guilty after buying a “fast-fashion” shirt despite trying to live sustainably? This study explores how ethical consumers handle that psychological unease when they break their own rules. While many people simply make excuses to feel better, our research identifies a more active approach called “alternating moral practices”. Instead of just using words to justify a mistake, consumers perform hands-on actions to balance the scales and reach inner peace. For instance, after an impulsive purchase, someone might commit to repairing old clothes, donating to charity, or switching to eco-friendly household products. These practical deeds help people reconcile their values and stay committed to sustainable movement rather than giving up entirely. Our findings suggest that instead of labeling these moments as “failures,” we should see them as creative opportunities for moral growth. Businesses can help by providing repair stations or recycling bins, making it easier for shoppers to stay on track. Ultimately, by integrating these practical solutions into their business models, companies can prevent consumer withdrawal from the ethical market and foster deeper, long-term brand loyalty.

Turkish:

Bu çalışma, sürdürülebilir bir yaşam sürmeye çalışırken “hızlı moda” bir ürün alan tüketicilerin yaşadığı suçluluk ve psikolojik huzursuzlukla nasıl başa çıktıklarını incelemektedir. Bazı insanlar bu durumu sadece sözlü bahaneler üreterek geçiştirirken, araştırmamız, tüketicilerin “alternatif moral pratikler” adını verdiğimiz daha aktif ve davranışsal bir başa çıkma mekanizması geliştirebildiğini de göstermiştir. Tüketiciler, yaptıkları hatayı sadece kelimelerle haklı çıkarmak yerine, dengeyi yeniden sağlamak için somut ve faydalı adımlar atmaktadır. Örneğin, dürtüsel bir alışverişin ardından eski kıyafetlerini onarmaya, bağış yapmaya veya çevre dostu başka ürünlere geçmeye yönelebilmektedirler. Bu pratik eylemlerin, kişilerin kendi değerleriyle barışmalarına ve sürdürülebilirlik idealinden vazgeçmek yerine, bu harekete sadık kalmalarına yardımcı olduğu görülmüştür. Sonuçlarımız, bu tür çelişkili anları birer “başarısızlık” olarak yaftalamak yerine, bireysel gelişim fırsatları olarak görmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır. Şirketler de onarım köşeleri veya geri dönüşüm alanları sunarak bu süreci destekleyebilir. Sonuç olarak, işletmeler bu tür onarıcı pratikleri hizmet tasarımlarına entegre ederek, tüketicilerin sürdürülebilir pazardan kopmasını engelleyebilir ve geçici hataları uzun vadeli marka sadakatine dönüştürebilirler.

SAURABH SHINDE

Academic Specialization: Marketing
Research interests: Brand Narrativity, Practice Theory, Consumer Responsibilization, Consumer Culture Theory (CCT), Netnography

The essential–expendable paradox: Moral distancing and the biopolitics of crisis

This paper explains a troubling contradiction seen during the COVID-19 crisis. Some workers, especially migrant laborers, were called “essential” because society depended on them, yet they were treated as if their lives mattered less. It shows how governments, businesses, and the public were able to ignore or justify this unfair treatment by creating distance from the workers’ suffering. This happened by seeing them as less human, by leaving them out of official records, or by treating their problems as less important than larger issues. In simple terms, the paper argues that in times of crisis, society can end up deciding whose lives deserve care and whose do not, often without fully realizing it.

Turkish:

Bu makale, COVID-19 krizi sırasında görülen rahatsız edici bir çelişkiyi açıklamaktadır. Bazı işçiler, özellikle göçmen işçiler, toplumun onlara bağlı olması nedeniyle “temel işçi” olarak adlandırılmış, ancak hayatlarının daha az önemliymiş gibi muamele görmüşlerdir. Makale, hükümetlerin, işletmelerin ve kamuoyunun, işçilerin acılarından uzaklaşarak bu haksız muameleyi nasıl görmezden gelebildiğini veya haklı çıkarabildiğini göstermektedir. Bu, onları daha az insan olarak görmek, resmi kayıtlardan çıkarmak veya sorunlarını daha büyük sorunlardan daha az önemli olarak ele almak suretiyle gerçekleşmiştir. Basitçe ifade etmek gerekirse, makale, kriz zamanlarında toplumun, çoğu zaman tam olarak farkına varmadan, kimin hayatının bakıma layık olduğunu ve kimin olmadığını belirleyebileceğini savunmaktadır.

GÜLİZ GER

Academic Specialization: Marketing
Research interests: Sociocultural dimensions of consumption and markets, particularly in transitional societies/groups, and the related issues of globalization, modernity, and social change.

The house is burning, and we are looking elsewhere: the urgency of researching consumption injustices

An international team of scholars argue that the field of consumer research and marketing has a problem: while the world faces mounting crises — inequality, climate change, injustice, all woven into the very fabric of consumption — the discipline has largely kept its gaze elsewhere. They call for the field to confront the injustices built into everyday markets. The authors argue that consumption injustices are not accidents or side effects of markets. They are structural, systemic, they are everywhere, and deeply entangled with neocolonial globe, neoliberalism, and the concentration of global wealth. And yet mainstream consumer research has continued to revolve around a narrow archetype of “the consumer” — typically white, middle-class, and from the Western world — while vast portions of humanity remain invisible to the field.

The authors map three interconnected arenas where injustice demands scholarly attention: the experiences of those marginalized by race, gender, class, sexuality, or age; the geographic peripheries where environmental degradation, displacement, and spatial exclusion concentrate; and the hierarchies of knowledge production in academia itself, where research from the Global South is routinely dismissed and non-Western scholars bear the additional burden of justifying why their work matters.

The paper calls on researchers to respond with both reflexivity — honest reckoning with one’s own privileges, positionalities, and potential blind spots — and action, engaging directly with communities, policymakers, journalists, and activists rather than publishing and stepping back.

Turkish:

Uluslararası bir akademisyenler ekibi, tüketici araştırmaları ve pazarlama alanının önemli bir sorunu olduğunu savunur: Dünya giderek artan krizlerle — eşitsizlik, iklim değişikliği ve adaletsizlik; üstelik bunların tümü tüketimin dokusuna işlemiş durumdayken — karşı karşıyayken, disiplin büyük ölçüde dikkatini başka yönlere çevirmiştir. Yazarlar, alanın gündelik piyasalara gömülü adaletsizliklerle yüzleşmesi gerektiğini vurgular. Tüketim adaletsizliklerinin tesadüf ya da piyasanın yan etkileri olmadığını; aksine yapısal, sistemik, her yerde mevcut olduğunu ve neo-sömürgeci küresel düzen, neoliberalizm ve küresel servetin yoğunlaşmasıyla derinden iç içe geçtiğini ileri sürerler. Buna rağmen ana akım tüketici araştırmaları, genellikle beyaz, orta sınıf ve Batı dünyasından gelen dar bir “tüketici” arketipi etrafında dönmeye devam ederken, insanlığın geniş kesimleri alan içinde görünmez kalmaktadır. Yazarlar, adaletsizliğin akademik dikkat gerektirdiği birbiriyle bağlantılı üç alanı ortaya koyar: ırk, toplumsal cinsiyet, sınıf, cinsellik veya yaş temelinde marjinalleştirilenlerin deneyimleri; çevresel yıkımın, yerinden edilmenin ve mekânsal dışlanmanın yoğunlaştığı coğrafi çevreler; ve akademinin kendi içindeki bilgi üretimi hiyerarşileri — burada Küresel Güney’den gelen araştırmaların sıklıkla göz ardı edilmesi ve Batılı olmayan akademisyenlerin çalışmalarının neden önemli olduğunu ayrıca gerekçelendirmek zorunda kalmaları. Makale, araştırmacıları hem özdüşünümsellik (kendi ayrıcalıkları, konumlanışları ve olası kör noktalarıyla dürüstçe yüzleşme) hem de eylem yönünde harekete geçmeye çağırır; yalnızca yayın yapmakla yetinmek yerine topluluklar, politika yapıcılar, gazeteciler ve aktivistlerle doğrudan etkileşime girmeyi önerir.